🐲 Ah Dağlar Serin Dağlar Türküsünün Hikayesi
AHKEKÜL KARA KEKÜL Ulaş’ın Yenikarahisar köyünde oynanan halaydır. Türkü Ferhat Dikilitaş tarafından derlenmiştir. 73 . Sözleri şöyledir: Ah kekül kara kekül Dökül alnıma dökül Bugün yârin gecesi Duvarlar geri çakil Kız Döne allı Döne Gelin mi
AhDağlar Serin Dağlar türküsü, Ah Dağlar Serin Dağlar türküsünün sözleri, turku sozu, türküleri, Trabzon : ana sayfa Ah Dağlar Serin Dağlar Trabzon-Hüseyin Dilaver-Muzaffer Sarısözen Ah Dağlar Serin Dağlar Kuzular Meler Ağlar Dost Aklıma Gelende
ANLAMAVE YORUMLAMA: 1) Edebiyat tarihçisi edebi eserleri incelerken şunlara dikkat etmeli: a) sanatçıların hayatını incelemeli (fiziki ve ruhi yapısı,yaşadığı sosyal ve fiziki çevre) b) edebi dönemleri incelemeli. c) dönemin sosyal, siyasi ve tarihsel olaylarını bilmeli. d) Dönemin sanat zevkini ve anlayışını incelemeli.
Heyonbeşli türküsü bir oyun havası değil onbeşlilerin askere giderken geride bıraktıklarının hazin hikayesidir. HEY ONBEŞLİ TÜRKÜSÜNDE ADI GEÇEN TOKAT'LI HEDİYENİN DRAMI. Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde, Tokat bir dağ içindeyken. Gülü bardağ içindeyken.
Anadedem önce Sapanca’yı beğenmişken, ardından Adapazarı-Ferizli’ye, en sonu Yassıgaçit’e yerleşen ağabeylerini kıramayıp o köye taşınır. Sivas’ın Suşehri’ne, Manisa-Alaşehir’e ve Tekirdağ-Mürefte’ye düşen yakınlarımız var. Bu sonuncular, Tumba’da beklemekten bıkıp, başka vapurlara sızarak Anadolu
ÜsteĞmenhasan 61. Şefİka hanim 62. baban gelİrse benİ hemen ÇaĞir ha..! 63. 5 lerde bİr Şehİtlİk zİyaretİ 64. anafartalar kumandani mustafa kemal İle mÜlakat 65. balikesİrlİ alİ ÇavuŞ 66. cephe gerİsİndekİ kahramanlar: anneler! 67. Çanakkale'de bombardiman altinda yazilanlar 68. hey onbeŞlİ'nİn hazİn hİkayesİ 69.
Maraştürküsü bilmeyen Maraşlıya âşina değiliz. Başka mûsiki yokken daha, bu ülke bir baştan bir başa türkü söylenen bir vatandı. Maraşlılar, uzak cedleri gibi mayası türkülerle yoğrulmuş. Dolayısıyla Maraş türkü söylenen bir memlekettir. Maraş’ın kendine has türküleri var. Maraşlı ecdadımız anonim
AlbümAdı: Yadigar Çıkış Tarihi: 25.10.2013 Türk Halk Müziği
AhDağlar Serin Dağlar Türküsünün Notası . 1354 46464 Beğen Paylaş . Bir cevap yazın Cevabı iptal et. E-posta hesabınız yayımlanmayacak.
bMEqe. ONBEŞLİ TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ Hey onbeşli onbeşli Tokat yolları taşlı Onbeşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi onyediye Gidiyom gidemiyom Az doldur içemiyom Sevdiğim pek gönüllü Koyup da gidemiyom TRT Dörtlüğü Gidiyom gidemiyom Sevdim terkedemiyom Sevdiğim pek gönüllü Gönlünü edemiyom Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi onyediye Giderim ilinizden elinizden Kurtulam dilinizden Yeşil baş ördek olsam Su içmem gölünüzden Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi onyediye Taş döşeli dar yollardan şakırtılı at arabalarının gelip geçtiği demlerde, Tokat bir dağ içindeyken Gülü bardağ içindeyken Yüzü kaleye bakan ahşap evlerden birinin şenliğiydi Hediye Adı gibi Haktan Hediye, üç eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı Endamı fidandan narince, boyu gül ağacı misali küçücek, alımlı, edalı bir kızcağız Tokat eşrafından kendi halinde bir ailenin evdeki tek çocuğu Kınalı Kazova üzümlerinin toplanıp pekmez yapıldığı, içi sırlı küplere asma yaprağı basıldığı aylarda Tahtoba köyünün saygın ailelerinden birinin oğlu Hüseyin görüverdi onu Tenhada buluştular, iki gencin yüreciği birbirine ısındı Çok geçmedi aradan, Tahtoba'dan dünürcüler geldi Hediye kızın evine Köy ağası babanın biricik oğlu Hüseyin'e istediler onu "Yaşı küçücek," dedi anası "Baba ekmeği yemedi doyuncaya dek" Bekleyeceklerini söyledi oğlan tarafı "Bizim oğlumuz da yeni yetme Söz edelim, aht verelim, bekleyelim Gül yanaklı Hediye bu yaz gelinimiz olur" Tez büyür kuzu misali kız kısmı da, yuvadan kuş misali kanatlanıp tez uçanı makbuldür Hele talibi Tahtoba'nın efendilerindense, bol haneye gelin gidecekse, anasının babasının adını saydıracaksa fırsat kaçırılmaz "Oldu," dedi büyükleri Hediye'nin ak ellerini bu bahar kınalayacaklardı Madem insan evladıydı isteyen, hayır işte acele etmek en güzeliydi Verdiler Hediye'yi bıyıkları yeni terlemiş Hüseyin'e Şerbetini içtiler, sözünü kestiler Tahtoba'nın ağası koçlar kurban etti, Hüseyin, endazesi on yedi kuruşa mor kadifeden fistanlık kumaş aldı Hediye'ye İpek bürüğe bürüdüler genç kızı Boynuna gümüş hamaylılar, alnına Hamidiye paralar taktılar Nişan gecesi Tokat'ın kadınları toplandı kız evinde, bakır tepsilerin arkasını tıkırdatarak oynadılar Kış gelmeden yaprak küpleri basıldı, erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kuruları, setikler, yarmalar hazırlandı Bahar başında toplanıp yazıda kurutulmuş madımaklar çıkınlandı Kasım yağmurları Yeşilırmak'ı coşturmadan tahtaları kararmış ahşap evlerin dış kapıları kapandı Baba evinde artık misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telaşına düştü Kış boyu kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi "Belki Hüseyin'dir" ümidiyle süzerek küçük ellerinin ak parmaklarındaki iğne ile al yazmaları renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi Kiraz ağaçları tomurcuğa dururken ürkütücü, korkutucu bir haber yayıldı ortalığa Ateş düşmedik ocak bırakmayan seferberlik, memleketin her köşesinden yine delikanlıları istiyordu Bu kez sıra yaşı on sekize yeni basmış delikanlılarda Şehirden şehire, köyden köye haber uçuruldu Sırtını kayalara dayamış Tokat da titredi bu havadisle Bin üç yüz on beş doğumlular kışlada toplanacaklar Karayağız Türkmen delikanlıları kalktı geldi, kara zıpkalı Karadeniz uşakları, ince yapılı dil bilmez Çerkes gençleri beşer onar gruplar halinde akın etti çevre köylerden Kimini Çanakkale'ye yazdılar, kimini Filistin'e, Yemen'e İllerini, köylerini bırakıp bilinmedik diyarlara doğru sürdüler atlarını Kara tren vagonlarına doluştular Gözü yaşlı duacı analarla sabırlı yavuklular kaldı geride Ardından bir maşrapa su döktükleri delikanlıları için yanaklarından süzülen gözyaşlarını yazmalarının ucundaki gül oyalarına sildiler Geride kalan kalbi kırık yavuklular içlerindeki yangını türkü yaptı, on sekizlik yiğitlerin ardından ağlayarak söylediler Hey on beşli, on beşli Tokat yolları taşlı On beşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı Tahtoba köyünden bölüğe çağrılan gençlerin arasında Bey oğlu Hüseyin de vardı Al atını topuklayıp ayrıldı köyünden yaşıtlarıyla birlikte Tokat'ta, Örtmeliönü'ndeki kararmış tahtalarla kaplı evciğin kapısını çaldı önce Sözlüsünün ana babasının elini öptü Göz ucuyla baktı utançtan yüzü kızaran Hediye'ye "Vatan borcunu ödeme zamanı, sağlıcakla kalın Dua edin çocuklarınız için Döner gelirsem, ahdimdeyim, çift davullar çaldırıp toy yaparım" dedi onlara Sonra helallik dileyip ayrıldı Hediye'nin evinden Başını çevirip tekrar tekrar ardına bakarak sürdü atını Gidiyom gidemiyom Seni terk edemiyom Sevdiğim pek küçücek Koyup da gidemiyom Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kızdan biriydi artık Hediye Her gece dua ederek baş koyduğu yastığını sabaha kadar gözyaşlarıyla ıslattı Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sarı zarfların içinden bir hayır haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri Hasretini nakış nakış döktü iğne oyalarına, dantel perdelere, kilim tezgahlarında dokunan cecimlere Tokat'ın çıplak dağlarını bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çağıl çağıl eridi, kuru ağaçlar canlandı, tomurcuklandı, yapraklandı Asmalar gözyaşı gibi salkım salkım üzümlendi Kah Batmantaş Köyü'ne bir ateş koru gibi kara haber düştü, kah Yatmış'a, kah Hanpınarı'na Salavatlarla uğurladıkları delikanlılarının toprağa düştüğü haberini alan kara bahtlı analar, kara çatkılı yavuklular, dul kalan tazeler maşrapalarla su döküp ıslattıkları kapı önlerini gözyaşlarıyla ıslattılar Memlekette yangın düşmedik ocak kalmadı Eli yüreğinde uyandı her sabah Hediye Komşu kadınlara rüyalarını tabir ettirdi Mahzun mahzun yollara bakıp bir haber bekledi kara yağız Hüseyin'inden Uçup giden turnalardan haber umdu Sabah esen serin rüzgara selam asıp yolladı Çok mu uzaktı bu Yemen dedikleri yer? Şu çıplak dağların ardına gitse bulur muydu yarini? Buluverse al kanlı yarelerini sarar mıydı pembe çevirmeli ipek mendiliyle? Gece gündüz binbir kuruntuyla içi içini yedi Bir o değil, koca Anadolu'nun anaları, yavukluları vakti belirsiz bir dönüşün ümidiyle dua edip bekliyordu Bekleyiş derde dönüştü Gelen her şehadet haberiyle kavuşma ümidi biraz daha kırıldı Analar, askere gitmiş babalarını soran bebelerine "Az kaldı dönecek" derken ciğerleri sızım sızım sızılar oldu Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi bırakarak Yiğitsiz kalmış evleri bekleyen köpekler yabancıya ürümez olmuştu artık Dağlarda eşkıyalar peydahlandı Asker kaçakları, arsızlar, hırsızlar kol gezmeye başladı ortalıkta Bir gün falanca köyden baskın haberi geldi, bir gün filanca köyden Ansızın uğratmışlar evleri Para eder her şeyi toplamışlar, cepheye gitmiş yiğidinin yasını tutan taze gelinleri dağa kaldırmışlar, ıssıza çökertmişler Hükümet baş edemiyormuş artık onlarla Şehirlerde kasabalarda kimse kimsenin selamını almaz olmuş Güven diye bir şey kalmamış Hediye'nin anasıyla babası yanlarına çağırdı kızlarını Utana sıkıla açtılar endişelerini ona "-Kara yazgılı kızım, bilirim beklediğin var ama işte seneler geçti Dört kış, dört yaz bitti bir haber yok Tahtobalı Hüseyin'den Böyle susup beklemekle olmaz Haberini alıyoruz, nice yiğitler de şehit oldukları halde evlerine haber uçurulmazmış Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denilen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmiş Askerden hayır haber beklemenin manası yok Biz artık kocadık, sana sahip çıkamayız, namusundan endişeliyiz Yazma ustası Emin Efendi sana talip oluyor Erkeğin yaşlısı olmaz Emin Efendi zengin bir tüccardır Oğlu uşağı yok, koca evde bir fidai başın olacak Biz gitmenden yanayız Git evini ocağını kur Yuvanı bil sen de Dönüp dönmeyeceği bilinmeyen bir yavukluyu beklemekle olmaz" Bahtsız Hediye yaşın yaşın ağlayarak çıkardı parmağındaki söz yüzüğünü Ana babasının isteğine olmaz diyecek kız yoktu ya o zamanlar, kötü yazgısını kabullenip oturdu Hediye Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta Hanı'nda yazmacılık yapan altmışına gelmiş Emin Efendiyle nikahladılar onu Son güne kadar Hüseyin'in döndü haberini alma ümidiyle bekledi kızcağız Türküler mırıldanıp pencere kafeslerinin önünde ağladı, ağladı Gidiyom işte ben de Bir arzum kaldı sende Ayva oldum sarardım Din iman yok mu sende Çifte davullu toy hayallerine yandı Hediye Gelin kınası görmemiş küçücük elleriyle sildi gözyaşlarını Yüzünü birkaç kez görüp yüreğine nakşettiği Hüseyin'in yasını tutmasına fırsat olmadan, sırma işlemeli al bindallı giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi Rengarenk Tokat bezlerine tahta kalıplarla desen vuran yazma ustalarındandı Emin Efendi Uzun beyaz sakallı, yün papaklı, vaktinden önce çökmüş bir koca esnaftı Yamrı yumru elleriyle yazmaları desenledikten sonra Meydan Camisinde namazını eda etmeden evine gelmeyen bir yalnız adam Önceki evliliğinden olan çocuklarının her birinin şehitlik haberi gelmişti çeşitli cephelerden Değil Hediye kızın tazeliğini, dünyayı armağan etseler içinde ölen yaşama sevinci dirilesi değildi Hediye kız bu kocamış erin evinde vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüş bir kiraz ağacı gibi mahzun ve kederli Hediye kadın olup çıkıverdi "Hayalde gör, düşte gör hele bir de düş de gör" demiş ya eskiler İnsanın işi bir kez ters gitmeye görsün, nasıl da yağar başına belalar yağmur misali Yüzünü güzel yaratmıştı Mevla ama talihi kötüydü Hediye kızın Yaşlı da olsa kadrini kıymetini bilen, başına kapak olan, namusuna sahip çıkan erini Azrail alıp götürdü çok geçmeden Daha evleneli bir yıl olmadan dul kaldı Hediyecik Aniden uçuverdi Emin Efendi Bir öğle üzeri kapıyı çalan kalıpçı çırağı "Yenge, Emin Emmi öldü!" diye haber getirdiği zaman felaketi bir çığlıkla karşıladı Tokat'ın örfüydü ya, cenazeyi hemen hazırlayıp bekletmeden defnettiler Vakitsiz açılan güllere döndü Hediye Tazecik yüzünü zamansız soldurdu kötü kaderi Şad olup gülmeden yas bağladı, gelinlik giymeden dul kaldı Çiçek açmadan hazan olmuş dallar misali, yeşillerden allardan soyunup karalara büründü Tokat'ın orta yerinde Yeşilırmak çağıl çağıl akarken, Hediye kadın gözyaşı akıtıp oturdu köşesinde Ölüm acısı geçip yasını unutmadan yalnızlıkla başbaşa kaldı bahtsız kız Emin Efendi'nin malının mülkünün idare edilmesi gerekliydi Yaşlı adamın bıraktığı çarkı tek başına çevirmeliydi Yuvasını bırakıp babaevine dönse evini ocağını ne yapacak? İyi kötü benimsemişti yeni hayatını Hem babaevine sığmadığı için evlendirmemişler miydi onu Kocasından kalan malın mülkün icarıyla geçinip giderdi İbadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düşen Ne Haktan, ne hükümetten korkusu kalmamış azgın çeteler koymadı Hediye'yi yasıyla başbaşa Şehrin kıyısında kocaman bir konakta tek başına yaşayan bu taze dulda çokça para olmalıydı Hem kimi kimsesi yok Koruyanı, sahip çıkanı bulunmayan bu kadıncağızın malına mülküne el koymak kolaydı Ay karanlık bir gecede koca evin çift kanatlı kapısının önüne vardılar Bakır kapı tokmağını tıklattılar yavaşça Masum kadın kapıyı açmaya korkunca omuzladılar hep beraber İçeri daldılar azgın kurt misali Sepet sandık dağıttılar, feryadına kulak vermeyip sırtladılar Hediye'yi Hoyrat eller dağdan dağa dolaştırdı onu Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirlerine sundular, kalaylı siniler üzerine çıkartıp el çırparak oynattılar Nice zaman sonra gönülleri geçti kızdan Bastıkları başka köylerden başka talihsiz tazeleri görünce bir sabah atın arkasına atıp Tokat'a getirdiler onu Tan yeri kırmızı bir utanç içindeyken Takyeciler Camii'nde sabah namazından çıkan yaşlılar kaldırıma düşmüş bir kız buldular Üstü başı yırtılmış ağlayan biçarenin başına toplanıp konuştular da biri el uzatıp "kalk" demedi Tokat yolu kaldırım Düştüm beni kaldırın Sevdiğimin uğruna Vurun beni öldürün Yazmacı Emin Efendi'nin hanımı Hediye'nin adı kötü kadına çıktı gayri Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciğer delici kurşunlara uğrayıp ihaneti, zulümeti, açlığı, hastalığı yaşayıp da geri dönen olur mu? Hak Teala kulun alnına ölümü yazmayınca olur işte Gözü yaşlı Anadolu'nun "Giden gelmiyor" diye türküler yaktığı cephelerde kah vuruşarak, kah esir düşerek seneler geçiren Hüseyin dağın taşın çiçeğe büründüğü bir bahar başında çıkıp geliverdi memleketine Tahtoba'dan savaşa yollanmış bin üç yüz on beş doğumlu yirmi delikanlıdan bir o sağ kalmıştı Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanık seller akan köyün girişinde madımak toplamaya koyulmuş tazeler tanıyamadı gelen bu hırpani kılıklı adamı Köpekler seğirtti üzerine Köyün yamacında durup dağa taşa ünledi sesinin yettiğince "Benim ben Memleket aşırı diyarlarda vuruşmaya gönderdiğiniz Hüseyin'im ben Hak alnıma yaşa yazmış, kaderde size kavuşmak varmış, döndüm Emmi dayı kızları, yad el değil bu gelen Bey oğlu Hüseyin'im ben" Köyün genci yaşlısı kuşattı çevresini, boynuna boğazına sarılıp ağlaştılar Ardına düşüp eve götürdüler onu Yolun otu çiçeği sarıldı yorgun ayaklarına Ağsıvayla sıvanmış bahçe duvarının önünde yabancı bir erkeği görünce yaşmaklanacak oldu Hüseyin'in anası Sonra sekiz yıldır ağlaya ağlaya ferini tükettiği gözlerinden çok yüreğiyle tanıdı oğlunu Kollarını açıp "oğlum" diye öyle bir inledi ki dağ taş yankıya durdu Tahtoba köyü şenliğe başladı o gün Savaşa yolladıkları yirmi civanın yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, düğün kuruldu, kurbanlar kesildi Anası başındaki kahır kasnağını çıkardı, bacıları al güllü elbiseler giydi, duyup öğrenen herkes görmeye geldi Seferberliğe giden de geri gelirmiş demek Bekledi Hüseyin Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini Ne anası, ne bacısı adını anmadı gelinlerinin "Yoksa ahdini bozup kocaya mı verdiler sözlümü?" diye bir kuruntu zihnini yakıp geçti Olamazdı ama, söz vardı ortada Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çiğnemezdi yar hatırını Dayanamadı, töreyi bozup sordu sonunda -Ana, Hediye'm nasıl? Gözlerini oğlundan kaçırıp başını iki yana salladı anası Birilerine ilenerek döğündü -Hediye'yi sorma oğul Kız kısmı bunca sene durur mu? Uçurdular yuvadan, alıcı kuşlar kaptı onu Anlayamadı Hüseyin Nişan yapıp, şerbet içip söz vermişti Hediye'nin ana babası, nasıl uçururlardı yuvadan Anasının ağzından daha fazla laf alamayacağını anladı Üzerine fazlaca gidemedi ama binbir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi İçi içini yedi sabaha kadar Memleketini bıraktığı gibi bulmuştu da insanlar ne denli değişmiş, ne denli kocamış ve eksilmişlerdi Sabah Tokat'a giden bir at arabasına binip Örtmeliönü'ndeki ahşap eve geldi Kalbi pıtır pıtır atarak sekiz yıldır kavuşmayı düşlediği yavuklusunun evini seyretti uzaktan İşte bir çok şey bıraktığı gibi duruyor Gözeler şarıldıyor yol ortasındaki arktan Hediye'nin bahçesindeki kirazlar da çiçek açmış Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu seyrediyordur belki de Siyah perçemleri lal yanağını gölgeliyordur Öyleyse ne demek istemişti anası? Bakır kapı halkasını vurdu elleri titreyerek, içerde ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadı Geri çekilip pencerelere baktı, kimsecikler görünmüyordu Karşı evin önünde kendisini seyreden bir adama sordu -Evdekiler nerede? -O evdekiler buradan ayrılalı çok oluyor -Nereye gittiler ki? -Geyras'ta bir çiftliğe -Ya Hediye? -Hediye'ye ne olduğunu bilmeyen mi var Tokat'ta Kötü yola düştüydü yosma El elinde eğlence olduydu Laf söz ettiler çevreden Gözümle görmedim ama birileri alıp götürüyormuş bazan Ana babası utancından terk etti buraları zaten Hediye de alıp başını gitti Dedikoduya dayanamadı dediler Hatta giderken söylediği mani kızların dilinde Gidiyom elinizden Kurtulam dilinizden Yeşil baş ördek olsam Su içmem gölünüzden Can alıcı kurşunlara uğradığında bu kadar yıkılmamıştı Hüseyin "Er başına iş gelir" demiş ya atalar Böylesi iş de gelirmiş demek Eli ayağı kesiliverirmiş insanın, yıldırım çarpmışçasına yanarmış demek Karşısındaki adamın anlattıklarını duymuyordu artık Sekiz yıldır yüreğinde muhabbetini sakladığı, uğrun uğrun hasretini çektiği yavuklusunun sesi kulaklarında çınlıyordu Savaşa giderken vedalaşmaya geldiğinde pencerede beliren gölgesiyle hatırlıyordu onu Cephede üzerine top mermisi düşüp parçalanan dostları geldi gözlerinin önüne O mahşerin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanlı böyle bir haberle ölüden beter hale gelirmiş demek -Ah dönmez olaydım sılaya Başımın üzerinde vızlayan kurşunlardan biri yüreğimi parçalasaydı keşke Canlı canlı kumlara gömülen dostlarımın içinde ben de olaydım Geri dönmeye sevinmek ne gafletmiş meğer, diye inledi Ardını döndü konuştuğu adama Yedi düvel düşmanın yıkamadığı yiğit, omuzları düşmüş bir şekilde döndü köyüne Aslan yarim kız senin adın Hediye Ben dolandım sen de dolan gel beriye Fistan aldım endazesi on yediye Az mı geldi gönderdiğim hediye Bundan böyle Hüseyin'e bahtsız yiğit dediler "Sevdiceği hoyrat ellerde dolaşırmış, yarine haram olmuş" dediler Örtmeliönü'nün nazlı güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadın olmuş Sekiz yıldır hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmuş da yabanın destursuzu safasını sürermiş Aldı başını gitti Hüseyin Hediye gibi onun da nereye gittiğini bilen çıkmadı Suyun kayayı yeşerttiği yerde durur Tokat Granit dağın üzerine kurulu kalesine çıkıp seyran edenler Yeşilırmak boyunca envai çeşit renk cümbüşünün arasında kurulu bu şehre hayran olur zaten Abdest alıp kıbleye yönelmiş yeşil elbiseli bir mümine benzer Tokat Yollarından ığıl ığıl sular geçer, sabahın seherine sessizliği fısıldayan dereler susmaz Ummadık bir köşeyi dönünce karşılaşıverirsiniz pınarlarla, çeşmelerle Al başını gez sokak sokak Bu unutkan şehrin kararmış, köhne hamamlarını, kırk badalını, saathane meydanını, kayalara oyulmuş kalesini, semercilerini, bakırcılarını, saraçlarını dolaş Su sesine, taze ekmek kokusuna bırak kendini Yüzünde günah izi olmayan ak yazmalı nineleri seyret Hediye kızın hikayesini sor onlara Neden Tokat'tan yar sevenin yüreği yağ içindedir? Yeşil baş ördekler neden su içmez pırıltılı derelerden? Bereketli elleriyle kızgın saç üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadınları bir türkü mırıldanır ki nağmesini duyan, içi gençlik dolu bir kızın mutluluk bestesi sanır onu Bilinmez ki dünyanın yedi köşesinde gök ekin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarının yasıdır bu türküde anlatılan Çok değil iki nesil önce al fistanlı bir yosma, çakır gözlerinden akan kanlı yaşı gelin kınası görmemiş elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü Irmaklar gibi çağıl çağıl ağlardı söylerken O da kayıplara karıştı Tokat'ın yitirdiği yağız yiğitlerle beraber Hediye, Haç Dağı'nda yatan kırk kızlar kadar meçhul artık -Üfleme ateşi sönmüş külleri oğul Kabuk bağlamış yaraları kakşatma Sus, bilen olmasın Hediye'nin hikayesini İçleri kıpır kıpır olarak ünlesin kızlar Varsın onu bir cilveli yosmanın türküsü sansınlar Hangi yarayı sarmadı zaman, hangi gözyaşı kurumadı toprağa düşünce? Yitirdiğimiz hangi canın yası bizimle kaldı ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmediği ayıbı Hediye namuslu bir kadındı Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü görebildi mi? Gördü ise nerede karşılaştılar ve savaşın kolsuz kanatsız bıraktığı bu insanların yaşamında bundan sonra ne oldu? Bütün bunları bilmiyoruz yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi Türkülerde bilmemiz gereken kadarı söylenir zaten Şurası kesin ki onların kara bahtını Tokat'ın ipek bürüklere bürünmüş fidanlara benzeyen kızları türkü yapıp söyledi Tarihler yazmadı savaşa giden gençlerin geride bıraktığı yüreği yaralı kızların acısını Onların hatırasını yaşatacak anıtlar dikilmedi hiç bir yere Kara sevdalı gençlerin her biri yaşadı, kocadı, dünyayı terk etti ama halkın hafızası o felaket günlerinde solup gitmiş gülleri canlı tuttu O gün bu gündür Tokatlı bir güzele vurulana derler ki; Tokat bir dağ içinde Gülü bardağ içinde Tokat'tan yar sevenin Yüreği yağ içinde
Bir türkü söylendiğinde hep düşünürüm. Türkü için söylenen en güzel deyim “türkü yakmak.” Düşünürüm, çünkü her türkünün bir doğuş hikayesi vardır. Aşk olur da sevda olur da gurbet olur da hasret olur da vuslat olur da sıla olur da ihanet olur da haksızlık olur da türkü yakılmaz mı? Hasretin, ayrılığın, sevdanın ve gurbetin zulmü; acıyı çekenlere de yüreği burkulanlara da gönüllerin “koru”dur türküler. Anonim türkülerini daha çok severim. Kim tarafından yazıldığı, kim tarafından söylendiği belli değildir. Ama mutlaka bir geçmişi, acı tatlı bir hikayesi vardır. Günlük yaşamımızda hayat tarzımızda türkülerimizin yeri ve önemi tartışılmaz. Bana göre türkülerimiz, arkeolojik kazılarla ortaya çıkan tarihi eserlerdir. Kültürümüzün bir parçası olup benzer duygular içerdiğinden, halkları birbirine bağlayan zincirdirler. “Ah bu gönül arzu eder” derken, “Ayrılık hasreti kar etti cana” derken, “Kavuşmamız mahşere kaldı” derken, ne kadar acı çekmişlerdir kim bilir? Bunları söyleten aşkı hep merak ederim. O çektikleri hasreti, ayrılığı, acıyı ve zulmü türkülerin omuzları üzerine yüklemişlerdir. Aşk ve sevdaya tutulanların duyguları türkü olur, dillerde diyar diyar dolaşır. Öyle yoğun ve büyülü bir duygudur ki kalem olsa da olmasa da türküyü yaktırır. “Her dertten yıkılmazdım, sebebim zalim oldu.” “Al mendilim sende kalsın, sil gözyaşını”, “Yürü sevdamıza yürü be Haydar. Hozalı gelinin sarı kınası umut verir bize be Haydar” derken ayrılık çekenlerin acısını, hep içimde hissederim. Bu nasıl bir duygudur? Bu nasıl bir sevgidir aman Allah’ım? “Kirpiğin kaşına değdiği zaman, sevdamın şafağı söktüğü zaman”, “Yar deyince kalem elden düşüyor, lambada titreyen alev üşüyor. Aşk kapıda yazılmıyor Mihriban”, “Yazımı kışa cevirdin, karlar yağdı başa Leylam” diyen aşk kokan duygular. Ya sevip de kavuşamayan hasret çeken vuslatı bekleyenlerde ki duyguya ne demeli? “Her güzele gönül verme ya sevilir ya sevilmez”, “Lambanın şavkında Fadime’m sevgilim yanar”, “Al mendilim sende kalsın sakla koynunda kalsın”, Ayrılık kokan bu türküler, aşkı nasıl da ölümsüz yapıyor… “Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun? Gördün güzelleri beni unuttun”, “Sensizlik öyle zor öyle zalim ki içimden bir yerler kanıyor sanki”, “Aşan bilir karlı dağın ardını, çeken bilir ayrılığın derdini.” Bu türküleri yakarken çekilen acılar nasıl da içten anlatılıyor. “Dediler nazlı yari yad eller aldı. Kadir Mevla’m nasip eyle ölümü”, “Dedi ki nişanlıyım. Kırıldı kolum kanadım”, “Pencereden kar geliyor anam. Sevdiğimi eller almış, o da bana ar geliyor anam”, “De gel yarim, bir gülüşün bir bakışın merhem olsun yarama” Bu türküleri yakanlar, nasıl da ayrılık ve sevda içinde yoğrulmuşlardır. Ağanın kızına aşık olup alamayan Arap Mustafa yanmaz mı Zahide’sine? “Zahide’m kurbanım n’olacak bir haber duydum kırıldı belim. Zahide’m bu hafta oluyor gelin” Of! Of… Bu dert, bu acı türkü yaktırmaz mı? Gençlik başımızda dumanken herkesin başından bir Zahide geçmedi mi? Sevdasını, aşkını içine gömenler. Sevdasına karşılık bulamayanlar. Sevdalısı için mücadele edip can verenlere ne demeli? Ne güzel söylemiş büyük şair “Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da. Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.” Ya destanlaşan sevdalar; Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha. Sevda için ölmediler mi? Büyük sevdalar hep kavuşamayan sevdalılardan doğmuştur. “Telgrafın tellerini arşınlamalı, yar üstüne yar seveni kurşunlamalı”, “Evreşe yolları dar, bana bakma benim yârim var”, “Güzelliğin on para etmez, bende bu aşk olmayınca”, “Madem soysuz bende göynün yoğudu, niye doğru yoldan şaşırdın beni”, ”İçerim yanıyor dışarım serin, Zeynep’imi ettiler bu hafta gelin”, ”Şu Fırat’ın suyu akar serindir, yarimi götürdü anam kanlı zalimdir.” Ya o Balkanlarda ki sevdalar… Yusuf’u, Recep’i alan derin sular… “Aman bre deryalar kanlıca deryalar, Ardalılar ağlıyor Yusuf’um yoktur çaresi”, “Ah anacığım yaktın ya beni bu genç yaşta denizlere attın ya beni”, “Erzurum çarşı pazar” derken Kıpçak beyinden Sarı gelini alamayan Erzurumlu gencin çektiği acı unutulur mu? “Ela gözlüm ben bu elden gidersem, kerem et aklından çıkarma beni”, ”Çalın davullar çaydan aşağı, mezarımı kazın belden aşağı”, “Oy gelin sevdalı gelin, sana zulüm bana ölüm değil mi?”, “Kara tren gecikir belki hiç gelmez. Yara bende, derman sende. Ya kendin gel ya da bana gel de” derken kara trenin geciktiğine üzülmesi. “Lokman hekim gelse yaram azdırır. Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.” Bu ne güzel bir duygudur… Osman’ın Kır Ağası’yla bıçak bıçağa Misket için kavgası ve sonunda Misketin ölümü. “Güvercin uçuverdi. Kanadın açıverdi. Çağırsam uyanır mı? Ben yandım anam buna can dayanır mı?” diye türküleştirenler. “Al hançeri kadınım vur ben öleyim. Ah kapınıza bir tanem kul ben olayım” diyerek canını ortaya koyan sevdalar unutulur mu? İftiraya uğrayıp, günlerce çektiği acıyı içine atıp kendi canına kıyanlar. “Feleğe kurban mı gittin Bodrum Hâkimi. Nasıl astın Mefharet Hanım kendini?”, ”Niye küstün bana el sözü için bunca diyar gezdim gözlerin için. Uyan Sunam uyan derin uykudan” derken acı çeken gençlerin acıları unutulur mu? “Aman ormancı, köyümüze bıraktın yoktan bir acı” diyerek ölümsüzleşen bir hayat hikâyesi nasıl da insanı büyülüyor. Turnalarla dost olup onları kendilerine birer haberci yapıp türkülerinde kullanan insanımız. “Allı turnam bizim ele varırsan şeker söyle, bal söyle, kaymak söyle”, “Sizi bekleyen var, bizim ele gidin turnalar”, “Turnam selam söyle yare, nerden düştük biz bu derde, al beni götür yare”, “Gitme turnam vuracaklar, kanadını kıracaklar, seni benden alacaklar” diyerek turnalarla dertleşen sevdalılar. Küçük yaşlarda evlendirilip uzaklara gurbete verilen kızların çektiği özlem, anne sevgisi nasıl da türkülerle bizlerin boğazını düğümlendirir. “Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler, Ben annemi hem babamı özledim” derken, “Hasta düştüm gelmedin bari can verende gel.” Gesi Bağlarını söylerken duyulan anne özlemi ne de güzel anlatılmış. “Atma anam atma şu dağların ardına, kimseler yanmasın anam derdime”, “Anam anam garip anam sen yoksun yanımda, kime dert yanam”, “Hastane önünde incir ağacı, doktorlar bulamadı bana ilacı”, “Bana kısmet değil dizinde yatmak, gel anam gel yanıma, kıyma yazık bu canıma.” Yıllarca radyolarda çalınması yasaklanan “Kınayı getir aney parmağa batır aney, bu gece misafirim yanında yatır aney” neymiş efendim güya lezbiyenliği özendiriyormuş. Bu halkın duygularını susturamazsınız. Bir halkın türkülerini yakanlar, kanunları yapanlardan daha güçlüdür. Halkımız türkülerinde cinselliği kah gizli kah açık hep kullanmıştır. Çeşitli objeleri, meyveleri, hayvanları türkülerine konu etmiştir. Koyunu ve koçu erkek, yayla ova mera gibi yerleri kadın yaparak çeşitli türküler söylemişlerdir. “Halime’yi samanlıkta bastılar, şalvarını gül dalına astılar”, “Ben sana kandım Zühtü, uçkuru da çözemedim ipekten de Zühtü”, “Entarisi ala benziyor, şeftalisi bala benziyor.” “Kaytan bıyıklarımı sürsem nerelerine, yanan dudaklarımı sürsem memelerine.” Daha çok kadın memeleri ve ak gerdanları, muzır türkülerimizde kullanılmıştır. “Memeler baş kaldırmış kavuşmuyor düğmeler”, “Koynunda memeler erik dikeni gibi”, “Dam üstünde un eler tombul tombul memeler”, “Bu gün yarin bağına girdim, tomurcuk güllere ellerimi sürdüm”, “On beş yaşında da Nazife de hanıma kimler aldanmış”, “Kaç gündür uykusuzum girsem yarin koynuna, dilim durmaz huysuzum”, “Dokumacı kızlar yalelli, kırmızı don içinde kabak gibi… yatar yalelli”, “Bir taş attım camına, düştü Muğla damına, Emine karısı vermese çıban çıksın…”, “Şimdiki kızlar ne hoş olur kucakta, öpüşürken yemek yandı ocakta”, “Akşama geleceğim zalim anan evde mi? Tavukları pişirmişem, anamı da çarşıya göndermişem” Ne hoş, ne de güzel benzetmişler. O an içinden geldiği gibi duygularını söze dökmüşler, hiç bunlardan utanılır mı? Dedem, “Ya sevda için ya haksızlık için ya da vatan için dağlara çıkılır,” derdi. İnsanımız türkülerini aşka söylemiş, sevdaya söylemiş, telli turnaya söylemiş, sonra da haksızlığa zulme söylemiş. Zengine verdin mi adaleti, fakire de düşer martini. Haksızlığa, zulme uğrayıp, adalet kapılarından geri dönüp, hakkını, hukukunu kendi arayanlar. “Çiftlice muhtarı Hekimoğlu geliyor bir omuzdan bir omuza yüz arma fişek.” “Halil’im burası Aspat değil Bitez yalısı. Ciğerime sancı sardı kurşun yarası. Çakırdı Gülsüm’ümü Çerkez Kaymakam aldı”, “Anadan geçilir yardan geçilir mi? At martinini de bre Hasan dağlar inlesin. Drama mahpusunda dostlar dinlesin” derken masaya yumruğunu vurmayan var mı?” Benden selam olsun Bolu Bey’ine, çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.” Haksızlığa uğradığında kimler söylemedi bu türküyü. Pir Sultanlar gibi dağarcığına giderken dostumun attığı taş yaraladı beni’ diyerek. “Zülfün kemendine kondum asıldım. Dost senin derdinden ben yane yane” Kerimoğlu Eyüp Efe’nin dağa çıkıp ağa ile hesaplaşması” Al kanlara boyanmış Kerimoğlu’nun her yanı”, “Aydın dağını oymuşlar içine de martini koymuşlar. Yörük de Ali’nin adını Hz. Ali koymuşlar. Hey gidinin efesi, efelerin efesi”, “Bize de Çakıcı derler yıkarız konakları”, “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” diyerek haksızlıklara karşı başkaldırışlar, bu can türküler olmasa haksızlıklar duyulur muydu? Acılarını, yoksulluğunu, hapishane günlerini nasıl da güzel anlatmışlar. “Soyun da gir koynuma tenim ilaçtır benim”, “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma”, “Oy dere Kızıldere biz de can mı bıraktın sana can vere vere”, ”Gelme demedim mi Merdo vururlar seni”, “Zalimler can pazarıydı. Uğurlar olsun, uğurlar olsun”, “Metrisin önü bir uzun alan, bir tek seni sevdim gerisi yalan” “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana”, “Ağladıkça, bozkırlar yeşerecek göreceksin” derken çekilen acılar insanın içini burkmuyor mu? Ah o gönülleri kor eden türkülerimiz. Aşkı, sevgiyi, özlemi, ayrılığı, gurbeti, zulmü taa yüreğinin içinden gözyaşını damla damla akıtarak anlatan türküler. Türkülerimizin hepsinde bir yaşanmışlık vardır. O anın acısını hüznünü, kederini, heyecanını ya da sevincini anlatırlar. Türküler direk yürekten gelir onlardaki duygu yoğunluğu başka hiçbir müzik türünde bulunmaz. Türkülerimiz dertlerimize özel bir ilaç, yaralarımıza bir şifadır. Acıyı çekenlere, yüreği burkulanlara; sevdanın zaferi, sılanın sesidir. Sızlayan yüreklerin, hasretlik ile tutuşan gönüllerin, sönmeyen ateşidir türkülerimiz. Şairimizin dediği gibi “Türkülerimiz Ana sütü gibi candan, ana sütü gibi temizdir” Aşıklar der ki Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma git yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur… FERHAT GÜNDOĞDU Yenimuhacir/Keşan Yorum Gönder 0 Facebook Yorumları 0 Dikkat! Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun. Üye Girişi Üye Ol Üye Girişi
Bu sayfada Trabzon yöresine ait Ah Dağlar Serin Dağlar türküsünün sözleri bulunmaktadır. Türkü Sözü Ah dağlar serin dağlarKuzular meler ağlarDost aklıma gelendeYanar yüreğim sızlarYar vuruldum vuruldumSenin kara kaşınaNe yazılar yazılmışHa bu garip başımaKarşıdan el eylemeYar beni del'eylemeÖldürürsen sen öldürKötüye kul eylemeYar vuruldum vuruldumSenin kara kaşınaNe yazılar yazılmışHa bu garip başımaKoyun kuzu yayılırYaylanın belenindenNedir bu çektiklerimŞu feleğin elindenYar vuruldum vuruldumSenin kara kaşınaNe yazılar yazılmışHa bu garip başımaMeler kuzular melerYüreklerimi delerUzaklaştım sıladanHep düşmanlarım gülerYar vuruldum vuruldumSenin kara kaşınaNe yazılar yazılmışHa bu garip başıma Sayfa Bilgisi Kaynak KişiHüseyin Dilaver Sayfa Gösterimi11817 Oylama 44 kişi oyladı Oy Ver 1 2 3 4 5 Yorumlar halil ibrahim - 30 Kasım 2010bence qüzel bi şarqı Yorum Yaz Trabzon Türküleri Ağasar Dereleri Aksa Yukarı, 20125 ziyaret Altın Tasta Gül Kuruttum 2, 6434 ziyaret Amasya'dan Gelir Kabe Hurması, 4671 ziyaret Anam Vay Olsun Beni, 5704 ziyaret Askaros Deresunun Yan Tarafi, 4105 ziyaret Atıma Yapturdum Nalbant Nallasın, 3668 ziyaret Avlunuzda Daim Armut Oluyor, 2725 ziyaret Ay Doğar Çini Çini Horon, 8229 ziyaret Ayağına Yemeni, 5582 ziyaret Ayna Ayna Ellere, 6017 ziyaret Bel Bağımın Tokası, 4172 ziyaret Ben Bir Yarin Bakışına Mailem, 3542 ziyaret Ben Çok Sevdalar Ettim, 3541 ziyaret Ben Gidiyorum Abu Abu Emine, 3432 ziyaret Ben Kemençe Çalamam, 8990 ziyaret Ben Nasıl Çıkacağım, 4348 ziyaret Ben Seni Sevdiğimi, 10800 ziyaret Bir Oda Yaptırdım Hurma Dalından 3, 3228 ziyaret Bir Yiğit Dünyada Keleş Gezende, 2706 ziyaret Çayeli'nden O Yani, 8098 ziyaret Daha Fazla Trabzon Yöresine Ait Türküler, 109 türkü sözü Daha Fazla Türkü Sözü Türküye Göre A, B, C-Ç, D, E, F, G, H, I-İ, J, K, L, M, N, O-Ö, P, R, S, T, U-Ü, V, Y, Z Yöreye Göre A, B, C-Ç, D, E, F, G, H, I-İ, J, K, L, M, N, O-Ö, P, R, S, T, U-Ü, V, Y, Z
Trabzon-Nejat Buhara-Nejat Buhara Yaylanın Çimenine Kuzu Yayılır Kuzu Gün De Bugünkü Gündür Sallan Yosmanın Kızı Aman Kızı Çaçan Kızı Sen Allar Giy Ben Kırmızı Çıkalım Dağların Başına Sen Gül Yopla Ben Nergisi Asmadan Gel Asmadan Fistan Giyer Basmadan Kalk Gidelim Sevdiğim Devriyeler Basmadan Aman Kızı Çaçan Kızı Sen Allar Giy Ben Kırmızı Çıkalım Dağların Başına → Yaylanın Çimenine Kuzu Yayılır notası → Yaylanın Çimenine Kuzu Yayılır Türküsünü Arkadaşınıza Gönderin → Yaylanın Çimenine Kuzu Yayılır Albümü Türkünün Bulunduğu Albümler
ah dağlar serin dağlar türküsünün hikayesi